16 Haziran 2009 Salı

İSİMSİZ SEVGİLİYE/MFA


İSİMSİZ
Buğulu bir hülyanın içinde kayboluyorum
Güneşin katreleri kubbelere yansırken.
Rüzgar savrulurken mehtaba doğru
Kancasında asılı kalıyor yüreğim.
Diledim en nazenin halimle
Kusursuzluğun asırlar sonrasında.

Rüyamda bengisu yüzünü gördüm
Itırname gibiydi saçların omzuma dökülürken
Sabır dediğim günlerin her birine
Tebessümünü kondurdum
Berfin halde gönlüm yıllardır
Bekliyor; geldiğinde öleceğini bile bile
Rabbim! bahşet bu güzelliği bana.

Görmeseydim seni o gün
Bakmasaydım gözlerine
İzlemeseydim senin o ışıltını
Yanmasaydı yüreğim
İsmimi anmasaydın
Uzatmasaydın elini ve ben
Bu halimle yaşamasaydım.

Ah! adını her andığımda
Ab-ı hayatım olan sevgili
İstemiyorum seni
Seni sensiz yaşamak
İsimsiz sevgili…

mfa / 8 Haziran 09

11 Haziran 2009 Perşembe

YUNUS NADİR ERASLAN/ACZ İÇİN


ACZ'i kurcaladım yüreğimi yontarak
hani senin gezdiğin
otostop caddelerinden geçtim
hani şu yalnızlığın caddelerinden...

az gittim uz gittim cadde boyu düz gittim
hani ben de seccademe davranıp
şöyle serip en kalabalığına kaldırımın
belki de dört rekât aydınlık dağıtmak için
açtım seccademi
kaldırımın alnıma en müsait yerine

hani kalabalığın uzletine
zarif bir dua üflemek gibi
nazire olsun diye adına
hani sana yakışanından olsun diye belki de
belki de adını gülümsemek için
kalabalık bir koroyla

çok sesli bir dua adadım
kırk yedi kere
adına...

NOT:http://www.zarifce.com/zarifce/giris.html ADRESİNDEN ALINTIDIR.

SEN GİDELİ SENELER OLDU, ZARİF BİR TEBESSÜM BIRAKTIN ARDINDAN, ACZİYETİMİZE BİNAEN.

27 Mayıs 2009 Çarşamba


Mayıs sayısını Necip Fazıl'a ayıran Yeni Dünya Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mahmut Bıyıklı ile özel sayıyı ve Necip Fazıl'ı konuştuk...

Yeni Dünya Dergisi Mayıs sayısında Necip Fazıl sayısı hazırladı. Sizi bu sayıyı hazırlamaya teşvik eden temel sebep ne oldu?
Tıpkı insanlar gibi toplumların da ruhunun ve nefsinin önünde yürüyen önder ve önder taslakları vardır. Nefislerin önünde yürüyenler kanaat, ruhların önünde yürüyenler ise icraat önderleridir. Hakiki Önderler, milletlerin ortak hafızasını temsil ederek geçmişi şimdiye taşımak, dolayısıyla kahramanlık ruhunu diri tutmakla vazifelidirler. Onlar, kendilerini ve cemiyetlerini aşarak mutlak üstün ve aşkın olanda yeniden var oldukları için toplumlarını da, önce nefislerini, sonra zamanı ve mekânı aşmaya davet ederler. Onlar, "içinden çıktıkları toplumun özlem ve tutkularını dile getirirler."

Yeni Dünya Dergisi, hakikatin tarafında olmayanın "tarafsız" unvanıyla tebcil edildiği bir dünyada Hz. İbrahim'in ateşine su taşıyarak safını belli eden asil karınca gibi, gözünü hedefinden ayırmayarak icraat önderlerinin asil ve muhteşem hayat mücadelelerini derin hassasiyetli okuyucusuyla paylaşma derdinde. Bu sebeple mayıs sayımızda dergimizin ve yüreğimizin sayfalarını,

"Bize kalan aziz borç, asırlık zamanlardan;

Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan..."

Diyerek hayat mücadelesini özetleyen, yaşayarak yazan ve yazdığını yaşayan som bir şaire, hâlis bir yüreğe, Necip Fazıl Kısakürek'e ayırdık. Zira çok sevilen az okunan bir "üstad" oluşturulması tehlikesine karşı onun daha çok okunmasına yönelik vurgu yapmak istedik. Zira milletimizin geneline sorduğumuzda en sevdiği şair yazar olarak Necip Fazıl'ı söyler ama üstadın kitaplarını eline almamış kahir ekseriyet var bu kitlenin içinde.

Necip Fazıl'ın edebiyatımız ve fikir dünyamız için öneminden bahseder misiniz?
Necip Fazıl, öncelikle, heybetli, gür sesli ve en mühimi öyle veya böyle sesini cümle hâziruna dinleten bir insan. Edebiyat ise, insanlığa söyleyecek sözü bulunan ve sesini geniş kitlelere duyurmak kaygısında olan sözcü-insanlar için verimli bir zemin! Hele edebiyatın "şiir" tarafına dokunanların sesi, daha bir "dokunaklı" oluyor. Nesirden kaçabilirsiniz, fakat şiirin hakikisinden kaçmak zordur. Sizi tatlı diliyle cezp eder ve kendisine bağlar. Hakikaten Rabbani ilham ile konuşmalarına izin verilmiş "evliya-i izamı şuara-yı benâm" olan bir irfan neslinin evlatlarıyız elhamdülillah. Bir Hz. Fuzuli'ye bakın! Haza veli ve haza şairdir! "Şiir, vahyin altında durur" derler. Bu, kendini kıyamete kadar doğrulamaya devam edecek bir sözdür. Şiir alanından gidecek olursak Üstad için, Mehmet Âkif ve Sezai Karakoç ile birlikte özerk bir üniversite diyebiliriz. Onun külliyatını özümseyerek, hazmederek okuyan bir genç, hayatın anlamını, kendisinin bu hayat ummanı içindeki yerini ve hayatına nasıl yön vereceğini rahatlıkla bulabilir. Kendisiyle, insanlarla ve Rabbiyle arasını düzeltmeyi öğrenebilir. Zaten tahsilin asıl mânâsı da bu değil mi? "Okudum yazdım deme -Çok taat kıldım deme - Eğer Hakk'ı bilmezsen - Ha bir kuru emektir"

Necip Fazıl'ın tasavvufi yönü pek konuşulmuyor. Onun zirveye yerleşmesinde Abdulhakim Hazretleri'nin etkisi nedir?
"Arz-ı vâsi ister isen Kâmilin gir kabzına - Arş u kürsîden geniştir bir velînin ayası" buyuruyor Niyazi-i Mısrî Hazretleri. İnsanın, kendi nefsini ilah edinmekten kurtulup Rabbına kul olmayı öğrenmesi önce, yine kendisi gibi bir "beşer"in kendinden üstün ve kâmil olduğunu kabûl etmesiyle başlıyor. Bir kâmil nefesin üfleyip nefsimizdeki geçici alaka bendlerini yıkması gerekiyor. Kendisiyle meşguliyetten Hak için halkla meşguliyete geçmesi gerekiyor.

Anlamak ağlamaktır
Necip Fazıl'ın eserlerinde gelenekle kurduğu irtibat hakkında neler söylemek istersiniz?
Gelenek, bedende can gibi bir şey. Onunla irtibatı olmayan insan, ruhuyla bağlantısı kesilmiş "ebter" bir hâle geliyor. Necip Fazıl, "can damarı"nı bulmuş talihli öncü bir insan. O suya kendi gayretiyle ulaşamayacak olanlar için bir hayat kaynağı konumunda eserleri. Nasıl kaplıcalara şifalı sulara gidiyoruz, sıhhat bulmak için; Üstadın eserleri de manevi bünyemizin sıhhati için daimi bir istifade kaynağı. Bizler, "Çok ağlayıp az gülünmesini emri buyuran bir peygamberin "hüzünlü" ümmetiyiz. Necip Fazıl, bize "anlamanın ağlamak olduğunu" hatırlattı yeniden.
http://www.milligazete.com.tr/haber/ustadi-cok-seviyor-az-okuyoruz-127421.htm adresinden alıntı yapılmıştır.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

MFA/CANIM ANNEM



CANIM ANNEM
''anneler günü anısına tüm annelere"
Hayatımı kimliğine alışını resmetyeceğim anne. Sadece hasretimi ve sevgimi anlatacağım sana.
Kavuşmak nedir anne?
Üç kelime verdiler seni anlatmam için bana. Sadece üç kelime. Gözyaşı, sevgi ve hasret dediler. Hikayeni anlat deyip çekip gittiler anne. İşte anlatıyorum sana; sen çok uzaklardayken ben senin hikayeni anlatıyorum insanlara.
Dinle anne! Bak seni anlatıyorum :
Çocukken hatırladığım; senin camdan bakmalarındı. Evladım geliyor dercesine gözlerini görürdüm perdenin aralıklarından. Kapıyı açtığımda boynuma sarılır ve öpüp koklardın beni.
Beynime resmettim o anı ve sen hala o penceredesin anne. Yağmurlu bir günde şemsiyenin altında elimden tutuşun aklıma gelir. Beni okula ilk bırakışın. Ben küçük adımlarla ilerlerken senin çehrene bakar sen bana tebessüm ederdin .Ve okuldan çıkınca aynı manzara. Yağmur, şemsiye ve beni hayata bağlayan ellerin anne. Beni beklediğini biliyorum; geleceğim anne.
Büyüdükçe evladına kelimeler öğrettin. Hiç aklında çıkarma dedin ve ben hiç aklımdan çıkarmıyorum anne. Dedin ki ; “gözyaşlarını asla saklama”. Hiç saklamadım anne göz yaşlarımı. Dünyanın en kalabalık yerlerinde ağladım ve hiç saklamadım göz yaşlarımı. Uzaklara yolcu ederken evladını kulağıma bir cümle fısıldadın. Mevlana misali “ sen de en iyi olan ne ise insanlara ondan ver” dedin. Ve “Sevgini insanlardan esirgeme” diye ekledin anne. Senden uzak kalabalıklarda yaşarken insanlara hep sevgiden söz ettim. Senin cümlene cümle katıp sevgi ağacı oluşturdum anne. Her telefona sarılıp sesini duyunca “ seni seviyorum” dedim. Kapattığımda telefonlarımı ismini zikrettim hep. Ve her adımımda anne diye haykırdım.
Mesnevi dedi ki ; “sevgi teraziye sığmaz.” Senin o yüce sevgini nasıl sığdırayım terazime anne. Alem yaratılmış sevgiden; belli ki sana lütfedilmiş bu sevginin hepsi.
Gözlerimi kapatmış ruhumla seni arıyorum anne. Okuduğum her kelimede seni aradım. Yazdığım her cümleye adından harfler sığdırdım. Tut elimden sevgi deryandan bir damla daha ver bana. Muhtacım sevgine muhtacım anne. Cennet senin ayaklarına serpilirken tebessüm eder misin bana!
Sen firdevs bahçelerinde gezinirken elimden tutar mısın.!
Evladım diye bağrına basar mısın? Seni seviyorum anne.
Kavuşmak nedir anne?
Hasretin sırası şimdi. Hasrete sabrı öğüttüm, terbiyeyi sakladım içine ve o öğrettiğin her şeyi kuşatan edebi ekledim. Hani sen buluşmalarımızda “hasretine sahip çık” dedin ya annem. Hikayenin adını hasret koydum. Asla dinmeyecek olan hasret.
Anne , güneşin batışı ile karanlık çöküyor üstüme. Geceler soğuk ve yalnız geçiyor. Hasretini örtü yapıp sardım üstüme şimdilerde. Yanıyorum hasretinle anne. Bedenim musalla taşında ve sen çok uzaklardasın anne. Seni seviyorum seni çok seviyorum anne.
Seni anlatacak kelime bulamıyorum anne. Anlarsın o kocaman yüreğinle evladın gözyaşlarında seviyor seni.
Hikaye bitti anne ve sen hep başrolümdesin. Söz veriyorum sana ismini asla silmeyeceğim.
Seni seviyorum seni çok seviyorum anne.

mfa / 8 Mayıs 09

12 Mayıs 2009 Salı

05 Mayıs 2009 Salı

MUSTAFA YAKIŞIR/YİTİRİŞ DUASI


Ay hilale dönüyor usul usul ve ben yitiriyorum bu gün…Önceki günlerden fazla yitiriyorum, yarın daha fazla yitireceğim, bunu da biliyorum …Bu gün ayın bilmem kaçı ay gökte bir hurma dalı, iki büklüm orda öylece durup benim yitirişimi seyre dalmış. Bir taş atsam ne bakıyorsun ulan desem ne bakıyorsun! Hiç mi görmedin acılarına sarılıp yatmış bir adam. Hem sen hiç yitirmedin mi bir yıldızı göğünden, desem de nafile.

Yitirdiklerimi tek tek kalbime geri alabilirmiyim.Onları sev(e) mi yorum Allah’ım, Onlar ki yitirmeme, yitirmemize neden oldular. Allah’ım şah damarımdan yakın olduğunu hissettir, hissedemeyen her yanıma.Ben bunu kendi çapımda beceremiyorum,yitiriyorum sadece, paldır küldür, usul usul değil asla. Allah’ım azıcık yitirmemek diliyorum, bir gün hiç yitirmeden uyanmak ve gün sonunda hilalin dolunaya çalması… Sonra o ayla barışmak, bir tebessüm yollamak parlayan çehresine. Yitirerek Allah’ım yenik mi düşüyoruz dünyaya… Onları benden uzak tut, yalanlarından, takınıp takınıp ne çok maskelerinden… Şu, bu, marka gömleklerinden, bir iş toplantısının slayt’ından beni çıkar, beni çıkar.

Beni yitirişe mahkum etme, beni onların eline verme, bilirim sen ol dediğinde akan suya hükmün geçer. yitirişime bir dur de, beni bu hengameden uzaklara al. Bir banka hesabının karmaşasından, bir sahte kızın kollarından kurtar. Bir saklambaçta hep ben ebe olayım, hiçbir insanı görmesin bakışlarım. Ben onları olmadıkları yerde arayayım. Sadece sen gözük bana, sadece sen tut elimden, kırlarda bayırlarda… Ve şu yitirişime müdahale et ve lütfen deki: ben ancak kulum ile kalbi arasına girerim ve şimdi ey kulum senin kalbindeyim.
-ALLAHIM!
Çok teşekkür ederim.

27 Nisan 2009 Pazartesi

ÖMER YUSUF/İÇİMDESİN



nefesini yüzümde tutuyorum
gülüşünü aklımda
morarmış yüzlerini
ısıttım kaç gece_ ısıtıyorum
içimdesin-büyütüyorum seni
c.zarifoğlu

İçimdesin
Bir gece vakti;
Sana, seni anlatabilecek kelime bulamamak; ne kötü.
Bir, gece vakti.

Beynindeki hafakanlarla, bir gece vakti yatağından sıçrayıp uyandığında, ben, henüz uykunun ne demek olduğunun hesabını bile soramıyordum bu gece, kendime kendim… Sen hafakanlarından annene sığınırken, peki ben kime sığınayım bir gece vakti, bir tek ona sığınıyorum, diyorum ki Allah’ım bitir bu hezayanı mı!!! bendeki bu duyguda neyin nesidir? anlam verememenin anlamsızlığı içerisinde bocalıyor, sağa dönüyorum olmuyor, sola dönüyorum olmuyor! Allah’ım, hücrelerimle yine onu düşünmekten ne alıkoyabilir beni… Allah’ım bu nasıl bir imtihan sende iyi biliyorsun ki ben ondan uzaklaşmaya çalıştıkça tüm her şey onu çağrıştırıyor bana… bir divane aşık gibi inciniyor tüm yanım. Allah’ım bunun adı nedir; aşk mı? Tutkumu? Yok yok değil bir esaret? neye esaret? Seni esir alan ne? seni esir alan kim? ortada bir suç mu var? varsa da suçlu kim? Tabi ki ben! Ne olur beni bırak, beni bırakmış olduğun halde benı bırak geceler boyu uykularımı bırak yatağımı yorganımı bırak okuduğum kitabı bırak hiç umursamadığın halde bırak, ben üzülürüm benim için sen etrafına gülücükler saçarken sevgilinden gelen mesaja cevap verirken ben oturup beynimi peynir ekmekle kemireyim…sen rahat uyu gece hafakanlarını ben bekleyeyim. Kimse dokunmasın rüyalarına sen uyu ben senin yerine ve benim yerime uykusuzum zaten. Ama senin bundan haberin yok. Böyle bir haber ancak gece rüyalarını bölen o karabasandan da kötü olamaz ya. Ben sana sarmaş dolaş düşlerimden bahsederken sen bana küçümseyerek bak, ben senden kalbimin ritmini gizlerken sen bana hayvan de ne çıkar… sen sevinçle kurduğun sirkte benim bir maymun kadar değerim yok bir ip cambazı gibi incecik bir ipte sana ulaşmaya çalışmak ve küçük bir adamın küçük dünyasından küçük bir elma ısmarlamak sirkin sahibine. ne komik bir trajedi. Beni iplerinde alıkoy o ipi alıkoy benim ruhumdan yoksa eriyip gideceğim … Beni affet! beni gülüşlerin hatırına affet beni cüretkarsızlığım beni dünyana sarktığım beni sana olan tutkumdan ötürü affet beni istersen defet ben sen koca bir sirkin patronu ben kafesteki maymun kadarım.yada bir ip cambazı kendi boynuna asılı olan bir ip cambazı yada bir palyaço. Hüzünbaz bir palyaço.

Beni sen zehirledin!!!
Beni sen zehirledin!!!
Beni sen zehirledin!!!

24 Nisan 2009 Cuma

İSTANBUL/MFA


İstanbul/Dilaram
Gözlerim kapalı
Ruhum sende dilaram…

Senden ayrılık ölüme kısas gibi
Bedenim çatışmakta ruhumla ;fakat
Ne fayda dilaram
Sen olmadan.

Gönlümün süsü
Gönlümün bezeyicisi
Sevgilim
Dilaram…

Hayal gibiydi sendeki günlerim.
Hayır! Belki de burası hayal
Gerçek olan sensin dilaram.
Dönüş yolunda gözlerim buğulu
Aklım,kalbim ve ruhum sende
Varolmak nedir?
Dilaram bütün cevaplar
Bütün yaşanmışlıklar sende.

“Ten, ruh oldu mu artık; şüphesiz
Bir halde bütün sırları görür.” Der Mevlana
Bütün sırlarım sende dilaram
Asla açığa çıkmayacak olan.
Tövbekar oldum senden başkasına
İki kapı arasında kalakaldım
Deraliye’de huzur buldum.
Dediler ki sırların kapısı asitanede
Mutluluğuma boynum kıldan ince.

Gönlümün süsü
Gönlümün bezeyicisi
Sevgilim
Dilaram…

Bir anne şefkati kadar rüzgarın
Güneş gönlümü okşuyor kız kulesinde
Seyrediyorum yedi tepeni Galata’ da
Şafak sökmeden Eyüp’te ruhum
Asılı kalıyorum denizin ortasında
Anlamını semtlere sığdıramam
Kelimelerim yetmez dilaram…

Antik çağın yeni roması
Bizansın Constantinopolisi
Doğu milletinin Faruğu
Selçuğun İstanbulu
Osmanlının İslambolu
Der saadet Peygamberin müjdesi
Fatihin fethi

Gönlümün süsü
Gönlümün bezeyicisi
Sevgilim
İstanbul / dilaram…

22 nisan 2009
mfa



12 Nisan 2009 Pazar


EY ŞAİR!
Uykudan uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle bütün uyuyanları kaldır!Ölen duyguları canlandır,unutulan görevleri hatırlat.
Dikkatle bak, bir tomurcuk daha açtı, ağaçların içinde ödsu boruları genişledi, balıklar suları neşelendirdi, gök gürlemeleri duyuluyor ve kış uykusuna yatan yaratıklar bile güneşli kayaların üzerine birikiyor.
Haydi ey şair!
Sende uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat. Bununla da kalma, uyuşup kaldığın izbeden ayrıl, insanların arasına karış ve onların öbek öbek toplandıkları ağaç diplerini,tarlaları, çölleri, yemek meclislerini, sohbet halkalarını şereflendir,

insan zihinlerinden, kalblerin sokaklarından bazen bir atlı, bazen hülyalı bir aşık,bazen bir meczub,bazen bir dert kirpisi,bazen bir düş, bazen bir vaha, bazen bir yıldırım, bazen bir yumruk gibi geç. fakat hepsinde uyarıcı ol!!!

11 Nisan 2009 Cumartesi

ÖMER YUSUF CAN/ CİDDİ ŞİİR


Bir/ ciddiyet artırır yokuşları
Uzun uzun taranacak/ saç kalmamıştır dünyamda
Kısa bir eldivenden çıkmış gibi parmakların
Ellerinden belli olur der şair
Bir kadın

Bir kadın geçse/ burada erken olan ne var
Yokuşumu kaldırma! yüküm kalsın omuzlarımda
Bana/ sensizliğin çetelesini tutmak yaraşır
Yokluğunda kalbimle arsızca hesaplaşmak

Artık izlerini siler hayat
Bir bakarsın bakışların şehreyan
Bir bakarsın ortasından çatlamış güzeller/
Yusuf yüzlü bir hayalin ardından
Parmaklar elden uzaklaşmış

Belki ciddiyetde değil bende ki bu arsız yan
Yan yana durulursa boyumun kısalığı hak götüre
Artık çıkmaz olur ayaklarım yokuş yukarı
Çıkılmadan inilmezi aramak niye

Bu ciddiyet beni üzer demedim mi!

10 Nisan 2009 Cuma


İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller'den sonra, yakınlarda Korku ve Yakarış adını taşıyan bir şiir kitabınız daha yayınlandı, Kitaplarınıza ilgi çekici isimler koyuyorsunuz . Bu son kitabınızın adıyla ilgili açıklama yapar mısınız?

Şiir kitaplarımın isimlerine sırayla bakarak gerçekten özel bir serüvene tanık olmak mümkün. İşaret çocukları bir bakıma işaret edilen, gösterilen, seçilen çocuklardır. Bunlarda birtakım manevi yetenekler vardır. Bunlar büyürler "Güzel adam" olurlar. "Yedi Güzel Adam" başlıklı kitap ve içinde yer alan şiirler, bu güzel adamları anlatır, Fakat bunlar adeta dünyevi, maddi bir mücadele içindedirler. Evet bir mücadele içindedirler. Soylu bir davanın kavgasını yaparlar. İçlerindeki soyluluk, manevi güç bu kitapta daha çok irilik, adele kuvveti, şecaat şeklinde belirginleşir. Öfkeli adamlardır bunlar. İri gövdelerine, rüzgarlı başlarına rağmen ipince bir yürekleri vardır. Hassastırlar. Aşık olurlar. Sevgilileri, anlatılan bu atmosfer içerisinde biraz belirsizdir. İyi gören gözler bu şiirleri okuduğunda sevgilinin zaman zaman bir kadın zamansa manevi bir özellik olduğunu görür. Davadır sevilen. Uğruna mücadele edilen şey: İslami bir öz. Ama henüz yola koyulmamıştırlar. Bir anlamda kabukta seyrederler. Ve işte bu "Yedi Güzel Adam" kitabından sonra "Menziller" gelir. Bu güzel adamlar belli bir menzile doğru yola koyulurlar. Allah ve Peygamber sevgilisi, dünya ihmal edilmeden ön plana çıkmaya başlar. Ve tasavvufi algılama daha netleşir. İşte son kitabımız olan "Korku ve Yakarış" menzile doğru yol alan güzel insanların, bu müminlerin vardıkları bir makamdır. Korku ve Yakarış makamı. İslami deyimiyle "Havf ü Reca" makamı. Bütün müminler bu makamda bulunurlar. Korkarlar Allah'tan ama aynı zamanda umarlar. Beklerler. Allah'ın af ve merhametini, lütuf ve keremini beklerler. Konuşmalar .s. 90

Şiirlerinize duyulan ilgiden memnun musunuz ?

Memnunum. Daha fazlasını da beklemiyorum. Şiirimin okuyucularını tanıyorum. Vasıflı okuyucu kitlesidir bu. Yoksa, özellikle başlangıçtaki "Anlaşılmıyor" ısrarları moralimi bozabilirdi. Bu konuda bir şeye işaret etmeden geçemiyeceğim. Belki bize öykünen bazı şairler gerçekten anlamsız şiiirler yazdılar ve yazıyorlar. Onlara anlamsızlığı benimsemelerini tavsiye etmem. Zor anlaşılılıkla, zor şiirle gerçekten anlaşılmaz abuk sabuk, hatta anlamsız olsun diye zorlanmış şiirler farklı şeylerdir. Şiirin ayağı yere basmalı diyorum, şimdilerde. Şairlere, yeni yeni şiire koyulanlara anlaşılır olmalarını salık veririm. Şiirin sırrını aynı zamanda anlaşılır olmanın içinde yakalamaya çalışsınlar. Keşke ben de en başta bunu yapabilseydim. Ah bu anlaşılmak konusu ne kadar geniş ve ilgi çekici. Bir Yunus Emre olmak isterdim. Herkes anlar onun şiirini. Bir okuma yazma bilmez, eğitim görmemiş köylü de, bir velî de. Onların hepsine birşey anlatır. Görünşte, ön planda basit bir yakarış, bir arz vardır. Bunun altı ise derinde de derindir. Herkes nasibi miktarıncayı eşeler, anlar, yararlanır. Onun için bu özellik yüksek şiir gücüyle birleşince milyonlar asırlardır sevegelmişlerdir, okuyagelmişlerdir onu. Konuşmalar. s. 94

http://www.milligazete.com.tr/haber/cahit-zarifoglu-ile-yapilan-konusmalar-283.htm
adresinden alınmıştır...

SEVİNÇ / ÜSTAD


hayatın gayesi tek: sevinç... büyük ve sonsuz neş'e... fakat delinin,aptalın ve ahlaksızın ve yarı hayvanın neş'e si değil...gerçekten olgun ve ergin adamın neş'esi... belki tek damlası, okyanuslar kadar ağlanmadan ele geçemeyecek neş'e...

(paskal), geçirdiği fikir buhranının zehirli kıskacı içinde bütün sahte tesellilerini kaybederken şuna benzer bir çığlık koparmıştı:

- şevk,allahım,neş'e; gerçek, saf ve ulvi sevinç!

(paskal)ın görür gibi olduğu ilahi sevincin hakikatini yine bizim mutasavvıflarda bulabilirsiniz. ve o tükenmez sevinç kaynağının ismini de, binbir tarafa çizebilecek bir iştikak giriftliği içinde koymuşlardır: safa, saf, saffet, tasavvuf...

sevinmek, ah ne güzel şey!

sabaha karşı bir horoz ötüşü,uzaklarda üçbeş damlalık bir piyano sesi, güneş, dünya, renk, ışık; ve sevinç!

Beraber düşünen iki kişi, beraber kanat çırpan iki kuş ve sevinç!

Tüten baca, zıplayan çocuk, dönen değirmen, helezonlaşan fikir, plana giren vatan; ve sevinç...

Yaz geldi, sevinç; yaz gitti sevinç; ölüm var, sevinç;ölümsüzlük var, sevinç!

Beterini düşünmek, sevinç.af ve rahmet hazinesini fikretmek, sevinç!

ve nihayet ilk ve son müjde:

-Allah var, sevinin!

fakat...

fakat insanlık yıllardır öyle bir zift ve karanlık ikliminde yüzüyor ki, en geniş ve sonsuz manasıyla sevinmeyeimkan kalmıyor!

sevinç, Allahım,sevinç; teker teker üstün ve gerçek sebeplere bağlı saf, ulvi ve ilahi sevinç!

Bütün şehrin, bütün vatanın, bütün dünyanın çatılarında kasırga koparacak bir nida kuvvetiyle şu müjdenin, şu basitlerin en basit ve giriftlerin en girifti olan müjdenin sevinci:

-ALLAH VAR, SEVİNİN!!!

31 Mart 2009 Salı

ÖMERİN GÜNCESİ ÜÇ


Ömer dededen kalma bastonunu alıp yüreğindeki kara kargaları kovalamaya çıktı bu sabah. İç cebinden çıkardığı çakısı ile bir sapan yaptı kendine. Yüreğinin patikasında misketleri ile oynamaya koyuldu. Bir kertenkeleye selam vedi dere kenarında abdest aldı öğle namazını kıldı bir çam serinliğinde. Bir kozalak düştü yüreğine sapanını bir serçeye kaptırdı dededen kalma değneğini bir ejderha yutuverdi.
Ömer yüreğinin patikasında evine doğru koşmaya başladı korkuyla. Evine döndüğünde mevsim değişmitii. Kargalar yüreğini tarumar etti gökten bir taş indi ömerin yüreğine, serçeye serzenişte bulundu teybe kaydettiği acılarını dinledi kendi sesinden.
Gel zaman git zaman ömer dedesinin yaşına geldi. Yamalı acılarını üzerine çekip önüne kattığı tecrübeleri ile göçe koyuldu. Bir matara,bir çift eldiven, bir somun ekmek, bir teyp, bir avuç misket ve bir çakı ile çıktı yola. İkiyüzlülüğün olmadığı kargaların konmadığı ejderhaların rüyaları bölmediği bir ülkeye yol aldı. geride bıraktığı tek mirası okunmuş kitaplarıydı. Ağaçlara asılı bıraktı hayatını. Yüreğinden en güzel çiçeği koparan bahçıvanın işine son vermesi için yaradana dilekçe yazdı. Hayat şimdi bir kara kışın ortasında diz boyu acılarla sürekli bir yenilgiyle yol buluyor ömerin hayatında.

18 Mart 2009 Çarşamba


KAOS
Ne kaldı ki kelimelere dökecek
Her şey alt üst işte
Tınısına kaptırmış yol alıyoruz
Nereye gittiğimizi bilip de
Umursamadan hem de.
Biteviye didinip duruyor beşeriyet
Unutuşla hayatı evirip çevirip
Aniden akla gelen
“Bugün yaratıcı için ne yaptın?”sorusuna
Dudak bükerek cevap veriyor yaratılan.
Hadi sen de bir şeyler söyle masum çocuk
Nereye gidiyor bu denli kalabalık ve
Bu denli mutsuz insanlık?

Değişim diye inleyen sözde ulular
Hangi değişiklikten bahsederler ki?
Sahnelerin loş ışığında kadeh kaldıranlar,
Yoksa diyalogdan bahseden Romalılar,
Uzak diyarlara giden simyacılar,
Ya da birilerine ithafen hikaye uyduranlar mı?
Kimler,neden ve nasıl değişmeyi umarlar ki?
Hadi bir şeyler söyle masum çocuk
Kendine kaçmanın sırası mı?
Daha vakit varken dudak bükme naçar.

devamı...

15 Mart 2009 Pazar


Ömerin güncesi ;

Ömer sessiz bir güne gürültüyle başlar. Haykırır içini dolduran isyanlarla. Bir tavaya iki yumurta kırar. Sonra oturup acılarını sardığı sigarasından dünyaları içine çeker. Ömer bugün havanın kapalı olmasına aldırmaz. Şemsiyesini alır çıkar kalabalıklar ortasına, bir simitçiden simit alır , güvercinlere bir anne gibi paylaştırır o tek simidi. Ömer bir dilenciye cebindeki son parasını verir, ondan arta kalan gülümsemeyle devam eder yoluna. Ömerin bu gün canı sıkkındır, havadan mıdır acaba? hiç sanmam! içinde depreşen bir şeyler vardır, kendisine anlatamadığı, sürekli dört nala kendisinden kaçırdığı bir şeyler. Ömer bir yetimin başını okşar, bir yaşlının koluna girer. Evine bir aşk götürür, yağmur çiseler gökyüzünden, ömer şemsiyesini bir gence verir. Yoldan geçenlere çarpmamak için yolun en kıyısından duvarlara sürtünürerek yürür nerdeyse bu sürtünmeden acıları alev alacaktır. Ömer bitap düşer oturur bir köşeye, mavi bir gökyüzü düşler. Aşkını çıkartır iç cebinden, çetelesini tutar yalnızlığın. Hesap yapar, kitap yapar bir türlü denk getiremez evdeki hesabı çarşıya. Ömer kalbinden çok uzaklaşmıştır bugün, evinden çok uzaklaşmıştır. Köşede bir sızı sarar ömeri yağmurla beraber gözyaşlarıyla ıslatmaya başlar kaldırımları. Düşünür, payına düşen yalnızlığın ağırlığını, omuzları çöker, oturduğu yerden kalkamaz olur. Vakit hayli ilerlemiştir bir ihtiyar yanaşır ömere, evlat der evlat! kalk kendine gel her şey bir sanrıdan ibaret, o kız bir sanrı, o arkadaş bir sanrı, o acıların bir sanrı, o yumurtaların bir sanrı, o yağmur bir sanrı, ömer kalk halk bir sanrı. Hadi ömer kendine gel böyle bir köşede yitip gitmemelisin, daha ödenecek faturaların var, daha okuyacak kitapların daha ağlayacak acıların var ömer. Daha unutman gereken biri var. Kalk ömer burada böyle eli kolu bağlı oturamazsın.

Ömer hadi kalk artık öğlen oldu.
Ömer uyanır yüzüne vuran güneşe gülümser.
Ve iç cebinden bir tutam tebessüm dökülür
Yüreğinde kocaman bir hiçle
Günaydın der sadece kendisine.

13 Mart 2009 Cuma


tarık tufan/film bitiyor, tükeniyorsunuz

Bir film izler gibi izliyorsunuz hayatı. Dışarıdan ve telaşsız. Olup biten hiçbir şey sizi etkilemeyecekmiş gibi. Bir film izler gibi olaylara bakıp, sonra hiçbir şey olmamış gibi çekip gideceksiniz dostlarınızın yanına. Akşamüstlerinde topladığınız evlerde, konuşacak konularınız olacak böylece mezelerin arasında. İkiyüzlü sohbetlerin arasında tüketilecek başkalarının ölümü.

Siz hep başkalarının ölümlerini konuşacaksınız. Bir gece yarısı asfalta düşmüş bir adamın hikayesini içeceksiniz birlikte. Bir otelin tuvaletinde kolunda şırınga ve bileklerine kan sızarken gazete fotoğraflarına düşmüş bir kızın hikayesi zenginleştirecek kokteyl sohbetlerimizi.

Acı hep başkalarının hayatına düşecek ve siz hep mutluluğu oynayacaksınız. Bir sabah çıkıp da bir daha gelmeyen çocuklar, başkalarının çocukları olacak. Sizin çocuklarınızın hangi barda sabahladığını nasılsa öğreneceksiniz. Kaybolan çocuğunu kalabalık bir caddenin ortasında, elinde taşıdığı resimle arayan anne asla dünyanıza giremeyecek. Sürüklenirken caddenin ortasında o kadınlar siz yine bir film karesini izlermişçesine bakacaksınız, sonra süslü vitrinlere kayacak bakışlarınız. Siz oğullarınızı hiçbir zaman elektrik direğine asılan fotokopi kağıtlarla aramayacaksınız.
devamı...

05 Mart 2009 Perşembe


Aysun için

Satranç dersleri ;

Önce beyazlar başlar oyuna siyahlar hep ikinci plandadır. Piyonlar kadar değersiz bulursun hayatını. Onlar yenilmek için vardır. Şahlarını korumak için savaşırlar. Kendilerine yaşama hakkı veren şahları içindir her şey. İşte bizde bir satranç tahtası üzerinde sürekli savaşırız hayatla, sevdiklerimizi koruyabilmek adına. Onların kılına zarar gelmesin yeter ki, yenik düşmek umurumuzda bile olmaz yeter ki onlar yaşasın. Yeni bir devlet kursunlar kendilerine. Eğer bu oyunda yenilirsek misketlerimizi kaybedercesine hınçlanırız. Oturup ağlamak için kocaman bir bahanemiz olur. Asla değildir yolun sonunda şah olma isteğimiz, biz sıradan basit birer bireyizdir. Yenileceğimizi bile bile atılırız meydana onlar için onlar. Sonra anlarız ki şahımız, hayatımız, yaşama anlamımız bizi bir yeniçeri yapmış yalnızca ölmek için var olan birer yeniçeri. O yüzden hep yenilmişizdir asla almazlar bizi yanlarına sevdiklerini söylerler fakat kendilerini bizden çok severler. onların sevgisi de yalandan ibarettir ama biz bilerek her şeyi fedakarlığımıza toz kondurmadan savaşırız hayatla. Yenik düştüğümüzde geride kalanları merak ederek, hiç merak edilmeden saf dışı ediliriz. Her şeye yeniden başlamak için gücümüz yoktur. Bir kere yara aldığımızda bir daha toparlanmaya yeltenmeyiz gücümüz olmaz bir köşeye siner çaresizliğimizi seyre dalarız. Üzerimize gök taşları düşer aldırmayız. Aklımız hep geride kalanlardadır ya yenilirsek ya yok olup gidersek ya içimizde ki bu sevgide biterse. Yeryüzünde başka insan yokmuşçasına adanmışlıkla sahip çıkarız geride kalanlara. Sonra senin gibi onlarca piyon senin onu sevdiğin kadar bizde seviyoruz dediklerini duyarsın, bir bakarsın ki onlarda senin yanına düşerler tek tek. Sonunda hepimiz aynı torbanın içinde bir sonra ki oyunda rolümüzü oynamak için yerlerimizi alırız. oyun biter hayata kaybetmişizdir. Hayatı kaybetmişizdir. Şahımızı, hayata anlam katanımızı kaybetmişizdir.

Ve sonunda
Hayat bize seslenir usulca
Şah
Ve mat…

01 Mart 2009 Pazar

AYRILIK YAZITLARI/MUSTAFA KÖZ


I.
Neden sonra

Söyleyin ona bir daha geçmesin kapımdan
düşünmesin örtük mü pencerem, sıkı mı perdem
kurumuş mu sümbül soğanı, boşluk ve fesleğen.

Kırıldı yumurta, uçtu balkondaki güvercin.

II.

İki yastıkta

Birlikte kocayalım, diyordun
birlikte buruşsun ellerimiz ayağımız
bir mezarda dolansın kemiklerimiz
bal kabına düşmüş arılar gibiydik
seni inciten diken, incitirdi beni de
sen benim kuşumsun, diyordun
sarıasmam, bir kuşum, fluryam
iki ömre bir yastık yeter, diyordun
şimdiyse yastık basıyor hallaçlar
kuştüyünden, senin ve benim için.

26 Şubat 2009 Perşembe

ÖMER YUSUF CAN/UNUTUŞ








Çocuklar kadar masum olmak isterdik
Onlar kadar sevecen
Onlar kadar günaha uzak
Ama büyüdük
Büyürken dünya

Şimdi sesin yok yüzün hangi yöne dönük
Bilmiyorum
Çehremden hüzün damlarken
Oturup şiir yazmaktan başka
Çarem yok

Elini tutup yıldızlara kaçırsaydım seni
Oradan öylece bakarak yalnızlığa
Bir sigara içimi kadar
Yan yana kalabilseydik

Artık hiçbirşeyin önemi yok biliyorum
Farkındayım gökyüzüne dönük yüzümüz kara
Anladım ki çocukluktan çok uzaktayız
Ancak kocaman bir
unutuş paklar
Yalnızlığımızı…

25 Şubat 2009 Çarşamba

Ömer’in güncesi


Ömer’in güncesi

On gün rapor neyin var
- HİÇ
Hiçi olanın daha nesi olsun ki. Bel ağrısı birde sanırım migren. Bu bel ağrısı ile bu kadar kilometre kat etmeme şaşırmış olmalıyım. O çatısız evlerde karpuz kabuğu çıtlatmanın ayrı bir tadı var. Dostum sen neden burada olduğunu bilmiyorsun, bunun ne önemi var. Kemiklerin üşüdü mü hiç senin? Çatısız evlerin üzerine yağan karda üşüyen değildi sadece kemiklerim, bir yüreğim de nasiplendi ayazdan. Çok üşümek, çok üşümek, çok üşümek dostunun sıcaklığının yanında üşümek çok. Gereksiz cümlelerimi sırt çantama yükleyip bacaklarının arasında uçmak gökyüzünde. Acılarının x-rey e takılıp kalması. Kemerinizi çıkartın beyefendi diyen görevliye acaba yanlış mı geldim sorusunu neden sormadım düşüncesinin beyninizi işgal etmesi. Ve işte çıkartırımda kemerimi acılarıma ilişme. O sadece içimde patlar, içimde enkaz sonra. Sonra unuturum dedim seni o çatısız evlerde ama içime bu kadar sinmişken yanında ki bayanın yüzüğüne takılıyken gözlerin gel sen göz yaşlarını dizginle. Vıdı vıdı iki dost iki farklı kadını konuşurlar bir Birecik otobüsünde. İyi değiliz bildiğimiz tek şey bu hiç iyi değiliz. Bu çok kötü olduğumuz anlamına gelmez yani hiç iyi değilsek de çok kötü değiliz hamdolsun. Artık izin biter herkes yine kaldığı yerden acıları ile cebelleşmeye devam eder hiç şikayet etmeden sitemkar davranmadan acıların olgunluğuna sığınarak.

15 Şubat 2009 Pazar

MFA/ELİF'E DAİR







Elif’e dair,

Sokaklarda yapayalnız sabahın erken vakitleri seni görmek içindi her şey.Sadece ayak seslerim ve düşlerim vardı boş sokaklara yansıyan.Bir de tebessümün… Gözlerimin önünden gitmeyen…O sımsıcak karşılamaların,hiç bıkmadan kapıyı açmaların…
Gözlerindeki gülümseme beni hayata bağlamıştı sımsıkıca.
Sonra ilk senden öğrendim “ nasıl gidiyor hayat” felsefesini.Cevaplar aradım, büyük sandım kendimi sana ulaşabilecek kadar büyük.Sorular içinde boğuluyordum;fakat sana ulaşamıyordum.Tüm kelimelerini,bütün harflerini,dudaklarından dökülen bütün cümlelerini birleştiriyordum;fakat sana ulaşamıyordum.Seni ulaşılmaz yapan neydi böyle onu da bilmiyordum.Ulaşılmaz bir güzelliğin vardı hiç gitmeyen aklımdan hala ve şimdi. Ve bir telefon trafiğine takıldığımda anladım kaybettiğimi seni.İlk arayandın sen, halbuki ilk arayan sen olmamalıydın.

devamı

11 Şubat 2009 Çarşamba

ÖMER YUSUF CAN / NE ACI GÜNLER BUNLAR


Kendi dehlizlerinde kaybolan/gülüşlerini her çağrışında söz geçiremeyen yitirdiklerini yenileyen bir adamım ben. dünya dönüp dönüp üzerime kusarken bir iç burkulması ile uyandığımda. Güne iyi başla sözlerine ilenerek yaşayıp gidiyorum. Karamsarlıkla karakterize olmamak gerekiyor. Fakat acı ruhun fiyakasıdır lafı da dokunaklı bir yer eder hayatımda.Çünkü acı bir fanus gibi çevremizi sarmakta. İnanmıyorsanız etrafınıza etraflıca bir bakınız. Bu gün kalktığınızda hala dünyada onlarca insanın açlıktan hayatının son bulduğunu düşünüyorsanız gülmemek hakkınızı kullanabilirsiniz.Savaşın gölgesinde eriyip giden çocukları düşündükçe, boğazınıza düğümlenen ekmek parçasının diğer bir adıdır acı. Oturup ağlayalım mı dediğinizi duyar gibiyim. Becerebiliyorsan oturup ağla..

Yeni bir skeç geliyor
Skecin adı hahaha
.
.
.
.
.
.
.
Çok güzel hareket ti diyenler
şak şak şak..

kahkahaların ve alkışların arasında bombaların sesini asla duyamazsınız…

ahh ahh ahh…

08 Şubat 2009 Pazar

ÖMER YUSUF CAN / KISA FİLM


-motor
-sensin motor
Kamera kayıtta

Hayat bu işte (ne?)
Üzerine yorgan atıp ısıtamadığımız, sarmaladıkça itilip kakıldığımız. Ben dersimi çoktan aldım gereksinimlerimle yaşıyorum, lükslerim lükse kaçıyor.
Mavi bir gökyüzü
Bir paket sigara
Durmadan koşan bir adam
Taşlara takılan boyuna
çamur
Sonra
Karanlık
Karanlık
Karanlık
-kestiiik
-böyle kesip atamazsın.

30 Ocak 2009 Cuma

MUHAMMED AYDIN/İTİRAF









Ey sevgili,
Sen “yıldızlarıma tutunun” dediğin an ben hayata tekrar döndüm.Yüreğime akan göz yaşlarım Seninle olmaya yemin ediyordu Efendim.

Nasıl bir sevgi ki bu ;
Sensizlik buhran dolu
Yaşamlar kısıtlanmış bir döngü.
İçlerimizde sakladığımız günahlar
Yansıtamadığımız tebessümler
Sensiz olgunlaşmaya dahi yeltenemiyor
Efendim.

Asırlar önce seslendiklerin
Zamandan önce haber verdiklerin
Şimdi adını unuttu Efendim.
Çehremiz karanlık
Tıpkı hayatımız gibi.
Sonsuz olanı ne çabuk unuttuk
Benliğimizi kaybettik bu unutuşla ve
Seni ne vakit hatırlar hale geliriz
Efendim.
devamı...

24 Ocak 2009 Cumartesi

MUSAB KIRCA/AĞLAYAN UZAKTA YORULAN ÇEMBER








I .
Evden uzakken
Uzakken bir istasyona ve
düşmüşken patikada
yürümek
yürümek
yürümek bir “yorulmaktır”.

Yosun gözlü kardeşlerden uzakken
Uzakken gözlerini taşla silen adamlardan
Ve uzakken
Hiç adım atılmamış bir göğe
ilençle bakan çocuklardan

(sözgelimi burada
yaşamak
yürümek
ağlamak
bir “yorulmaktır”.

II .

(daha berisi: KENDİMİZ
daha ötesi içteki taşra:BAŞKASI

oysa merkez yok ortada : yok orda çember de.

BU ŞİİR www.sirazelogos.blogspot.com adlı siteden ŞAİRİN BİLGİSİ DOĞRULTUSUNDA ALINMIŞTIR.

16 Ocak 2009 Cuma

ÖMER YUSUF CAN/İSİMSİZ


Filistin radyolarından hava durumu
- Filistin kanla karışık eksi/k bugün

Ey bir atık suyu şerefli kılan
Doğmuşum/ezan okunmuş bir kulağıma
Sonraları duymuşum
sonraları katliam nedir
Sonradan nedir uluslar arası kınama
Çok sonradan tanımam seni
-ey beni yetim bulup barındıran
Filistinliyim/ne fark ederdi mısırlı olmam
Ne fark ederdi/tenimin siyaha çalması
Etiyopya da mısır da,iranda
Firlandiyada,çinde,japonyada,
Türkiyede,fransada,amerikada
Afganistanda
çocuk her yerde çocuk değilmidir zira
Ne istedi zulmün mımarları benden/dedemden/annemden
Ülkemden
Füzelere resim yaparak geçirdik resim derslerimizi
Avucumuzdan çıkan her taşı ebabiller taşıdılar
Tanklara çarpan her taşta kamçılandı imanımız.
Güneşe ramak kala kayıverdi elimizden yıldızlar
-ey göklerinden rahmet serpiştiren
Soruyorum sana
Yetim bırakılmışların payı varmıdır gök mavi değilse
Güneş rengini kaybetmişse varmıdır payı
Filistin uzak değil
uzak değil gazze bir nemli göze…

09 Ocak 2009 Cuma

AÇELYA/ZAMAN





İki elde iki bavul bir kış günü
Yapayalnız
Her yer bomboş
Yüreğimde fırtınalar aklımda İstanbul
Kaç kış daha geçer ki burada

Bomboş bir oda ardından
Bedenen ben ve damlalar
Kimse duymadı feryadımı işitmediler haykırışlarımı
Beyaz sayfalar ile harflerdi dermanım
Kaç kış daha geçer ki burada

Koridor misali idi dostlarıma giden yol
Ve ben koridorun tam orta noktasında
Bu da geçer diye yalanlar uydurdum kendime
Bir ömür geçer mi yıkık dört duvar arasında
Kaç kış daha geçer ki burada

ŞİİRİN DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ...

05 Ocak 2009 Pazartesi

MUHAMMED SADIK ÖKSÜZ/Görüntü ile Gerçeklik ayrımına Kur’ânî bir yaklaşım

Görüntü ile Gerçeklik ayrımına Kur’ânî bir yaklaşımMusa (a.s) ile Hızır (a.s) öyküsünde (Kehf Sûresi 60–82) mânevî/rûhânî uyanış teması anlamlı bir değişime uğrayarak insanın zihnî sorunlar dünyasına ve nihaî gerçekler peşindeki arayışına dönüşür.Görüntü ve gerçeklik, öykünün ortaya koyduğu kadarıyla, temelden farklı şeylerdir –öylesine farklı ki, neyin görüntü, neyin gerçek olduğu konusunda bize ancak sezgisel kavrayış bir fikir verebilir.[1]

[1] Kur’an Mesajı /meal-tefsir/Muhammed Esed/işaret yay./s. 583

Bu ise Allahın, dilediği kadarıyla, dilediği kimseye vermiş olduğu bir bilgidir.

Hadis-i şerifte kıssa şu şekilde anlatılmaktadır:

YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

02 Ocak 2009 Cuma

AÇELYA/İRKİLİŞ




İlahi çağrıya adımlarken hayatı
İrkildim tılsımlı bir su sesi ile
Önemsemedim
Belki de bir gerekti bu
Kanlı gömleğim ile Yusuf misali
Durdum Rabbin huzuruna

Damlalar demişti birisi
Umursamadım
Belki de bir gerekti bu
Yürüdüm bir verilmiş sözün üzerine
Aldırmadım bembeyaz kente
Yusuf misali söz verdiğim yere

Dücane’nin bahsettiği şaşkınlığı yaşadım
Yaşamımın sürdüğü kapıda
Kapkaranlıktı sema
Alaca beyazdı arz
Ben ise arada kalan
Bedelin kareleri idi sadece
Göz izimde kalan

Ve haykırdım
İlk defa belki de…
Tüm kışlarda olduğu gibi
Soğuk ve boşluk
Hep haberli mi idi?
Yoksa
Habersiz mi gelirdi hep ?

Açelya / 29 Aralık 08

29 Aralık 2008 Pazartesi

ÖMER YUSUF CAN / GAZZE


Gözlerim gazzeye ağladı,
gece yarılarına kadar…
Kimliğini kitlesel silahlara bürüdü…
Kan olsun istemeyerek
Eteklerini bir arşın kaldırdı
Füzelere resim yaptı,
tanklara taş çarptı
Görebilesiniz diye tüm bu olanları:
ajanslar
Sabahladı savaşın gölgesinde.
Gözlerini her açtığında kan görmekten
kan çanağı gözleri.
Müslüman uçup uçup uzaklara,
çakıldı gökyüzüne/
Yıldızlara takıldı/
borsalara tapındı,göz duyarsız kaldı/
devamı...

28 Aralık 2008 Pazar

ÖMER YUSUF CAN/ GAZZE


Gece yarısına yakındır zaman, asra yemin eden Allahıma hamdolsun, hüsran devam ediyor!hamdım hüsrandan ötürü değil bilesiniz.işte İsrail oturup burada saatlerce yazarım fakat neye yarar. Bu düşünceme de az önce Messenger arkadaşlarımdan birinde ki şu yazıdan sonra kanaat getirdim. gazze boyumuzu aşıyor diyeti boynumuzun, gazze için az laf , çok gözyaşı, bol dua…gerisi angarya anlayana.

27 Aralık 2008 Cumartesi

ÖMER YUSUF CAN / MERAKLI MELAHAT


Merak ettim , merak üzerine bir yazı yazabilirmiyim diye. merakımı gidermek için oturdum bilgisayarımın başına. parmaklarım klavyenin üzerinde gezinmeye başladı. okul yıllarımda yurtta bir belletmenimiz vardı, marmara ilahiyat okuyor. onu fevzi paşa caddesinde gördüğümde, kulağına taktığı kulaklıkta ne dinlediğini çok merak ederdim. kendisi spor giyinen hatta günümüzde hiphop denilen bir tarzı vardı. acaba rap mı dinliyordu, yoksa ilahi ezgi falan mı? ikinci seçeneğe fazla rağbet ettiğim söylenemez ilahiyat okuyor ya hani ne bileyim işte. merakımın başlangıcını merak ettiğinizi düşünmüyorum, fakat ben yine de yazacağım. dünyaya nasıl geldiğini merak edenlerden değilim. hayret oysa her çocuk merakını gidermek için sorduğunda, leyleklere havale edilirdi çocukluğumda. ben bir yağmur damlasının nasıl birbirine değmeden yeryüzüne indiğini merak etmişimdir hep, bu yaşıma geldim (hangi yaşına?) hala merak içerisindeyim.


25 Aralık 2008 Perşembe

AÇELYA/ SERZENİŞ





Sen dilemedikçe hiçbir şey olmuyor.
Sen’in yüce isimlerinle…


Teslimiyetimiz olmalı…
Öyle bir tutkunluk ki; şeybenin tutkunluğu gibi.
Anlayışımız olmalı…
Sen sözlerini söyleyince;bize söyler gibi söylemeni anlamalıyız.
Sadakatimiz olmalı…
Öyle olmalı ki; bağlılığımız elini uzattığında buna kayıtsız kalmamalıyız.
Ahde vefamız olmalı…
Sen “tut” dediğinde emrini yerine getirmeli, Sen “yapma” dediğinde yine emrini yerine getirmeliyiz.
Sırrımız olmalı…
Sana gitmemek için geldiğimizde geri dönmemeliyiz. Ve
Sevgimiz olmalı…
Sen’i öyle sevmeliyiz ki ; sevgimizden asla vazgeçmemeliyiz.

Yine hüsran yine hezeyan
Temmuz 2007
Açelya

21 Aralık 2008 Pazar

MUHAMMED SADIK ÖKSÜZ/KAFASI KARIŞIK ADAM



Hayaller gerçek olabilir mi? Bir var bir yoklar…
Yaşananlar gerçek olabilir mi? Bir var bir yoklar…
İnsan gerçek olabilir mi? Bir var bir yok…
Ya düşünceler? Öldükten sonra ya da komadayken düşünebilir mi insan?
Düşünceler de gelip geçici mi yoksa?!
Duygular..Aşk, Sevgi, Nefret, Gurur..hiç biri yok mu yani aslında..

Bir görünüveriyorlar bir kayboluyorlar….....ya da biz bazen gördüğümüzü sanıyoruz?!

Ya ölüm? İşte tek gerçek mi diyoruz? Peki, sürekli ölebilir mi insan?
Bir var bir yok mu yoksa ölüm de?
Ölüm denen şey de nedir ki? Biz onu fani aklımızla, düşüncelerimizle bilebilir miyiz?
Nerede gerçek? Nerede yalan? Yolculuk nereye? Nereye gidiyor insan hızlı hızlı yavaş yavaş?
devamı...

20 Aralık 2008 Cumartesi

MFA/ YAĞMURA İTHAFEN



Her şeyi bilen SEN
Sen’in ALİM isminle başlarken…

Yağmur… Rahmet damlacıkları…
Diz çöksem insanlardan uzak huzuruna
Günahlarımdan arınmak için ağlasam
Rahmet damlacıklarına ek huzurunda
Haykırsam Ya Rabbi! Diye şimşeklerin sesinin rahatlığında
Açsam ellerimi “Affet beni” desem huzurunda
Temizlenmeye geldim desem Yağmurunun ıslaklığında
“Engelleri al” Sana geleyim desem huzurunda
Kaldırmasam secdeden başımı Sen’in billur yağmurlarında
Yağmurun şiddetlense ben hala vazgeçmesem huzurundan
Sevgi tufanından bana da bir katre vermez misin gitmemek üzere
Nasip etmez misin sevgi seline kapılmaya
Huzuruna günahlarımdan temizlenmeye gelsem
Hz. Adem gibi bir daha yapmayacağım desem…
Beni affeder misin?

İltifatlara göz kırpmak için
31 temmuz 2007
MFA

19 Aralık 2008 Cuma

MFA/BİR KİTABIN ARDINDAN




Geçenlerde bir kitap okudum, “Adım Adım İstanbul” diye. Bir paragrafında diyordu ki;”yazara zorluk vermeyen yazı okuyana zevk vermez.”
Ne kadar doğru olduğunu Dücane Cündioğlu nun kitabı Göz İzi ni okuduktan sonra bir kez daha anladım.
Göz izi…Tasavvufun ya da hayatı anlamanın ön sözlerini o kadar derin o kadar içten ve o kadar yalın anlatmış ki; elinde kalemsiz yüreğinde sevgisiz sanmam ki okunsun bu kitap…
Yüzeysel bir yaşamın insan için bir anlam ifade etmediğini ve hiçbir zaman da insana bir kazanım sunmayacağını belirten yazar; düşünmenin,istemenin,
gerçek anlamda şaşakalmanın ve hakiki sorular sormanın zamanının geldiğini ve hatta çoktan gelip geçtiğini üzüntüyle ve sitemle anlatıyor.
Kitabın şöyle bir geneline baktığımızda gördüğümüz tablo şudur:
Bir insan resmi çizelim ki o resimde neler olsun?
Bir hayat tablosu ortaya koyalım ki bu tabloya neler yerleştirelim?
Anlayışın,anlamanın,hayata bakış tarzının ve sanat olarak bizlerin Sanatçısını anlaması ve bilmesi gerektiğini az söz ile çok güzel bir üslup ile önümüze sermiş dücane bey.
Kelimeler bazı konularda yetersiz kalır ve iş kelimelerin anlatabileceği son aşamayı dahi kullanmaya gelir.İşte Göz izi ve işte kelimelerin son hali…



Kitaptan notlar :
… çünkü bilmeli ki dalmadıkça düşünür, şaşakalmadıkça sanatçı olunmaz. Siyaset ve ticaretin tam da aksine, düşüncenin sermayesi dalgınlık, sanatın sermayesi şaşkınlıktır. ( sayfa 12 paragraf 3)

Düşünme, unutmamalı ki şaşkınlık evresinden sonra başlar, ardından merakla, dikkatle, dikkat kesilmekle yola devam eder. Düşünme bir kez başladı mı, şaşkınlık geride kalmış demektir. Bu durumda düşünür ne eyleyebilir, ne de düşleyebilir; sadece düşünür. (sayfa 21 paragraf 1)

Modern hayat insanı hakikat umanından hayretlere gark olmaktan alıkoyuyor. (sayfa 40 paragraf 1)

Gerçekte düşünmek için sözcüklere ihtiyaç duymayız; insan kavramlarla düşünür; düşüncelerini sözcüklerle ifade eder. Bu bir zorunluluk değil, ama inanız, bir gereklilik. (sayfa 57 paragraf son)

O halde ay talip , yüzünde göz izi kalmasından (utanmaktan) utanma, başkalarının yüzünde iz bırakmaktan (utanmamaktan) utan! (sayfa 67 paragraf son)

“istemek … bir şeyin olmasını istemek … gerçekten istemek nedir o halde?” diye sordu genç.
Ve sualinin cevabı hemen geldi :
İstemek olmayı istediğin , olmasını istediğin şey için ölmeyi göze almak, ölecek kadar istemek, hatta olmak için, olması için ölmek demek!

İstemek … bir şeyin olmasını istemek… onu dilemek… onu arzulamak… tutkuyla… hırsla…ihtirasla onun olması için yanıp tutuşmak… (sayfa 72)

Sohbet, kendini tanımayı gaye edinenlerin varolma sebebidir. Sohbet, varlığı düşünürken varlık içinde olduğunu hatırlamak için bir vesiledir. Sohbet kalıbın değil , kalbin ihtiyacıdır. (sayfa 81 paragraf 2)

Ey talip, yakındaki yakınlığı (bütünü) nasıl elde edebileceğini soruyorsun.
Söyleyeyim :
Değil “ yakındaki yakınlığı” , bilakis “uzaktaki yakınlığı” hatta “yakındaki uzaklığı” dahi talep etmekten vazgeç de utanç içinde uzaktaki uzaklığa doğru koş!
Aksi takdirde sevinç içinde helak olursun. (sayfa 110 son)

8 haziran 2008
mfa

05 Aralık 2008 Cuma

ÖMER YUSUF CAN/SEYRELTİYORUM



Susuşlarımdır ezber bozan
Bak ufku alıp gitti martılar
Hengamesinde ezildi ayaklarım
Ahhh bırakayımda nasıl bırakayım

Yaşamak eş değer/miş acılarla
Koynunda yılan besleyen bir tarihim şimdi
Gözlerinden bilmem kaç kere vuruldu turnalar
Gök neden siyah nerede o sevdiğim martılar

Siyahına aklar düşmüş saçlarımın
Yinede sabah kalkar toplarım yorganımı
Kalkar bir yumurta koyarım sahana
Yinede acı düşmüş payıma
bundan kime ne

Gayet şık taradım saçlarımı
Gayet güler yüzlü oldum bayramda
Kim demiş İstanbul uzak uzak gözlerin
Kim demiş bu acılar bir gün uçacak

Seyrelttim gülüşlerimi
Sık sık aynaya baktım
Sana baktım siyah beyaz bir fotoğrafta
Gözlerin dalmış uzaklara
Biliyorum benim için
Biliyorum dinmeyecek acılarıma düşen beyazlıklar

Sık gülüşlerimi seyreltiyorum şimdi
Bana kaldı yalnızlığın çetelesini tutmak
Kaldı bu yaşanmışlık suçu
İp atladığım halatı boynumda buldum
Bir sabah
O sabah anladım martılar dönmeyecek

03 Aralık 2008 Çarşamba

MFA/ELİF'E



Elif ‘e,

Gözyaşları ile karşıladım seni kız kulesinde;bekledim hiç bıkmadan,usanmadan…
Bekledim seni,ay ışığı resmini denize vurduğu ana kadar…
Elifimdin sen,biliyordum;her şeyin içinde olan ve benim özlediğim.
Seninle mutlu olamayacağımı söylediler!Yalan,hem de büsbütün yalan…
Bilmiyorlar ki seni,tanımıyorlar ki,hissedemiyorlar ki seni ve görmüyorlar ki.
Bir bilseler seni,nasıl sevdiğimi bir bilseler,sana nasıl tutulduğumu bir görseler;demezlerdi öyle şeyler…
Her şeyin içinde olan ve anlamı olan her şeyin; elifim…
Bilmiyorlar seni ve hiçbir zaman da bilmeyecekler.

Sen benim ilkim;sona erdiremeyeceğim.
Sen benim anlamım;hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim.
Sen benim ahirim;hayatımı kuşatan.
Sen benim elifim;sevincim,göz yaşlarım, hüznüm ve huzurum.

22 şubat 2008
MFA

01 Aralık 2008 Pazartesi

MFA/BİR KİTABIN ARDINDAN


Bir kitap…kurgusu ile, dil yapısı ile, bölümlendirmesi ile ve her türlü ilişkilendirmesi ile mesnevi ödülüne hakkıyla layık bir kitap…
Pinhan… çift başlı,çift yaratılışlı ve hikayesini arayan bir derviş…
Olaylara farklı tarzda bakan elif şafak;bana göre her insan hikayesini aramalı ve bilinçli şekilde çılgın olmalı diyor.
İnsanların psikolojilerini çok iyi görüp yazıya aktaran bayan şafak,çocuğundan en yaşlısına insanların gözlerinin içine dahi girmeyi başarmış.Karmaşık bir hikaye gibi; fakat olayı en güzel yerinde bağlayan ve sonuca götüren yazar, nefeslerin tutulduğu ana kadar muhteşem bir dirayet ile kitabı sürüklemekte.
Dergah,tekke vs. gibi oluşumların hoşgörü içerisinde olduğunu ve insanların kafasına sokulan olumsuz imajı yok edip yerine pinhanın tebessümlerini bırakıyor.
Türk medeniyeti içerisinde kullanılan birçok kelime de olsa;benim için bu kelimelerden daha çok yazarın vermek istediği mesajdır önemli olan.
Ben mesajımı aldım;hikayemi arayacağım ama aptal bir şekilde değil,akılsız bir cesaret ile değil bilakis en güzel akıl ve en akıllı cesaret ile arayacağım inşallah.
Son olarak demek isterim ki;kitap öyle, şimdi otuz sayfa yarın otuz beş sayfa okurum cinsinden değil kesinlikle.
Ya bir hamlede yani bir solukta…ya da bir günde iki solukta…
Pinhan… hikayesini arayan bir hünsa…

8 haziran 2008 mfa

27 Kasım 2008 Perşembe

MFA/ELİF İÇİN



Sana bakıyorum elifim;gözlerinin içine
İnci tanelerin var;
Seni benden saklayan.
Yüreğim kapkaranlık
Mutluluk benden uzak
Gel artık bitsin bu hasret
Sensizlik elifim sensizlik…
Hatırlar mısın bilmem;yıllar önce
Sana bir tutkun
Seni hep kalbinde saklayan
Gözyaşlarında seni anan hep
Tüm cümlelerinde sensizlik
Yalnızlığa giden yolda Sana ulaşmak için
Seçilen bir sessizlik…

Çok hızlı hayat
Yetişemiyorum senin dalgalarına
Bazen korkuyorum girdabına girmeye
Yoruldum elifim çok yoruldum.
Yüklendiklerine bakıyorum da elifim
Seni hak etmediğimi düşünüyorum.
Bilmem ki seni çok seviyorum
Uzun bir yol biliyorum;seni sevmek
Özlemek elifim seni ve varlığını özlemek.

Ay ışığında elifim
Varlığımla diz çökmüşüm önüne
Ve bir göç var ötelere…
Yapayalnızım elifim yapayalnız
Sadece Sen varsın... ve Yağmur ve Açelya

20 mayıs 2008 MFA

25 Kasım 2008 Salı

ÖMER YUSUF CAN/BOŞLUK


ağıt güzel vakitlerindendir
estağfirullaaaaah ve işte böyle uzatarak
kalbim aç
etim yanık
.......
dilini tut aklını kravatın gibi çöz at
şimdi bir damla gözyaşı bir iri yahut
c.zarifoğlu



Gözlerini boşluktan alıkoydu bir an. Elinde tuttuğu çayın soğuduğunu farkına vardı sonra. Soğuyan çayla beraber soğumuştu tüm vücudu. Bardaktaki çayı diğer bardağa boşalttı ve sobanın üzerindeki çaya yöneldi. Kaynamaktan altında su kalmamıştı neredeyse. Bir bardak daha çay çıktı çaydanlıktan. Şekerini koydu ve yudumlamaya başladı çayını. Az önce boşlukta asılıyken düşündüklerini düşünmeye çalıştı yada düşünmediklerini. Bir bardak çay soğuyana kadar acaba o boşlukta neler olmuştu. İkindi ezanları okunmaya başladı bu sırada. Elindeki çayı hızlı hızlı bitirmeye gayret gösterdi. Medresenin kapısını kapadı avluda güvercinler rızıklarının peşindeydi. Onları ürküttüğü için içine bir sızı yerleşti. Mescidin bir köşesine geçip namazın sünnetine niyet etti ve namaza durduğu andan itibaren yine o boşluğa takıldı gözleri. Namazda ne okudu kaçıncı rekattaydı hiçbirini bilmiyordu. Selam verdi ve farz için saf tutan cemaatin arasına sıkıştı. Namaza durdu. Namazda bir şeyler düşünmemek için çabaladı kimin huzurunda durduğunu geçirdi aklından. Şeyhi geldi gözlerinin önüne. İlk ders alışı ilk tövbesi ilk boşluk ilk günah. İlk gözyaşı. Namaz bittiğinde odasına yöneldi ailesinden ayrıldığından beri dergahın bu küçük odasında kalır dergaha gelenlere hizmet ederdi. Kendini dergaha adamıştı. Eski arkadaşları bunu enayilikle ifade ediyorlarsa da bu onun için nefsini ezmenin bir ifadesiydi. Şeyhi ona hizmet nimettir dediğinden beri dergaha gelen en ufak bir çocuğa bile hizmette kusur etmezdi. Odasına çekildiğinde namaza gitmeden önce sobanın üzerindeki çaydanlağın altına su koymuştu kaynadığını fark etti ve bir bardak çay daha koydu kendine. Sonra yine boşluk git gide büyüyen boşluk. Onu ellerinden tutup eskiye götürmişti. Ailesinin yanına o günlere o telafisi zor günlere. O irin kokan, cıvık, adeta heryerine sıvaşmış günahın çepeçevre sardığı günlere. Hidayeti veren Allaha şükretti çayını yudumlarken. Eğer o olmasaydı o elinden tutmasaydı. O kabul etmeseydi. Şimdi kimbilir hangi günahın ortasında acılarla mutlu olduğunu düşündü fakat içini kemiren acılarla baş başa olacaktı. Gözleri nemlendi. Ağlayamasanız da ağlar gibi tavır takınınız hadisini düşündü gözlerinden yaşlar hücum etti etine. Ağlamanın nasıl bir nimet olduğunu düşündü. Gözlerinden sızan yaşların kalbini nasıl yumuşattığını kime nasıl anlatabilirdi. Çayını bitirmiş. Yerinden doğrulmuş ve kütüphanesine doğru adım attı bugün okuması gereken cüzünü okumak için kuranını aldı rahleye koydu ve önüne diz çöktü. Okumaya başladı .
Taha
Biz kuranı sana mutsuz olasın diye indirmedik.
Ancak korkan kimselere bir hatırlatma olarak.
Yeri ve yüce gökleri yaratandan bir iniş olarak.
Rahman arşa yerleşti
Göklerde ve yerde ve ikisi arasında ve nemli toprağın altında ne varsa,ona aittir.
Ve sen sesini yükseltsende!...çünkü o gerçekten gizliyi bilir ve hatta en saklısınıda.
Cüzünü tamamladı. Eline tesbihini aldı ve gözlerini kalbine gömerek ve tesbihini kalbibin üzerine sererek en derinlerden seslendi rabbine estağfirullahhhhhhh… boşluk bomboş kalmıştı şimdi.

15 Kasım 2008 Cumartesi

SANA / ÖMER YUSUF CAN




İşitilmeyen çığlıklar biriktirdim sana
Yüreğimin en mahrem yerinde
Uçarı sevdalara doladım boynumu
Ah ben bu halde nasıl kafa tutarım yalnızlığa

Öyle durup duracak mısın orda?
Bir adım atmaya mecalin yokmu ?
Yokmu hatırı en güzel yıldızında?
Biliyorum kaybolacak en onulmaz anda!

Ben oturup muzur bir çocuk gibi
Ağlayacağım
Kızma bana
bir kadın gibi beklide
Beklide ağlarken gelecek
gelecek olan


Sana yalın kendime yalanım şimdi
Sana yakın
kendime ırak
Sana
Hep sana
Kendimden sıyrıldıkça
Gözyaşıyla sana
Hatırı yokmu en basit bir anında.

02 Kasım 2008 Pazar

İNCE SIZI / ÖMER YUSUF CAN


İnce bir sızı akşamdan kalma
Bir ağustos böceği cızırtısında
Bir sızı geçmez tenhalarda
Koynumun derinliğinde

Artık, yok artık dedirtme
Koştuğum yollar hatırına
geçtiğim çitler hatırına
merhamet bir nebze

bir burukluk hazan mevsimi gibi
kapalı gibi gökyüzü
ağlamak üzere bulutlar
benden dolayıdır yıldızların
ahenksiz yanışı

şimdi koşar adım usul usul
tenhaları alıp git kendinle
bana kalsın çitlerin yalnızlığı
kalsın gökyüzünün sönüklüğü de.

28 Ekim 2008 Salı

MFA/KİTAPÇI


Bir kitapçı dükkanının emanetçisiyim…Her sabah kapıyı açtığımda yalvarıyorum Rabb’e : “ İnsanlar bugün kitap okusun, bugün insanlar Allah’ı tanısın,insanlar bugün kainatı tanısın.” diye.Her sabah kapıyı açtığımda içimi rahatlatan, nefes üstüne nefes veren bir koku yayılıyor yüreğime.Mutluyum geçmişte yaşadığım her şeye rağmen.Mutluyum her sabah kapıyı açtığımda gözlerimde yaş olmasına rağmen.Her sabah mutlu olmanın sevincini yaşıyorum iç dünyamda. Tebessümlerimde bunu görebiliyor ve dışa yansıtabiliyorum.Her sabah kapıyı açtığımda kitapların içinde kendimi görüyorum.Bütün yazılanlarda kendimi buluyorum.


23 Ekim 2008 Perşembe

ÖMER YUSUF CAN/HIRÇIN


1
Sümüğümüz akardı/
Çocuktuk
Hiç israf etmedik oyun aralarında.
2
Büyüdük
Uzadı boyumuz/gırtlağımız keskinleşti,
Kalınlaştı sesimiz.
Bre gençtik
Ufku deler geçerdi gözlerimiz
3
Sonraları
Ergenliğimiz kabuğuna çekildi.
Çok sonraları/
Çok!
Kahkahalar arasında kaybolduğumuz zamanlara erdik.
Sepetler gibiydik sarkıtılan balkonlardan
Boyuna boyuna/boyunlarından asılan
4
Dünyanın çilesi hiç bitmedi
Bitmedi hiç!
Bir hayli zaman geçmişti,
Çocukluğumuz akıp gideli
Sümüklerimizle.
Bitmedi hiç
Hiç bitmedi
Yapıştı gözümüze gözyaşlarımız/
Bir çapak kadar durağan.
5
Anladıkça/anladığımızı anladıkça
Hırçınlaşıyor kabuğuna çekilmiş damarımız.

27 Eylül 2008 Cumartesi

ÖMER YUSUF CAN/ALLAHIN DEDİĞİ OLUR

Her şeyin bir vakti varsada bu köyde çok vakitsiz olagelmiştir her şey.fatma kaçmıştır,Mehmet davarları satmıştır da ezilmişliği ile kalmıştır,remzi dayı vakitsiz koymuştur adaylığını muhtarlık için,kış vakitsiz gelmiştir,döver biçer vakitsiz girmiştir ekinlere. Vakitsiz öten horozun eceli gelir bu köyde, bir tek horozlara geçer fiyakaları.

Mehmet koyun güttüğü dağlara bakarak içli içli çeker sigarasından. Diğer tarafta Fatma o ahşap evin penceresinden yağ tenekelerine ekilmiş fakat kışa yenik düşmüş boynu bükük çiçekleri arasından bakar tozu dumana katmış süt arabasının arkasından.toz dağılır plakanın hemen üstünde bir tek o yazı kalır gözü önünde Fatmanın…

''ALLAHIN DEDİĞİ OLUR''

devamı...

09 Eylül 2008 Salı

ÖMER YUSUF CAN/ ÇOCUĞUN SOKAĞI


Bizim sokağı en iyi ben bilirim abi.
arkadaşların arasında da en iyi ben bilirim.ilk ben düştüm!
onlara ağabeylik yaptım.doğrudur mahallenin sakinlerinden daha sakin olmadığımız.herkes korkar bizden,biz hiçbir şeyden abi hiçbir şeyden!!!ölümden bile abi,ölümden hiç bile.
Misket oynamadım ben biliyormusun,misket nasıl tutulur bilmem.hiç ayağıma top değmemiştir,uçurtma uçurmamışımdır.lunaparkın yolunu bilmem abi ben.he yalan yok bir gece sıyırdık kafayı,gece girdik abi lunaparka,lambaları sönmüş atlı karıncaların ayakları altında uyuduk,çarpışan arabalara bindik abi hiç çarpışkmadık.olsun bindik yinede.bekçiden dayak yedik abi,sopa yedik,eşekler gibi.bizde kızdık abi taşladık adamı,onun suçu yoktu dimi abi.hata ettik abi kafamız iyi değildi.
abi kış geliyor değilmi.soğuk yine basar üzerimize abi.geçtik sıcak bi yeri bi montumuz olsun istedik,çok şey mi be abi çok şey mi?.bayramlarda harçlık verenin olmaması ne demektir bilirmisin abi sen.nasıl koyar adama bilirmisin.yeni alınmış ayakkabılarına sarılıp yatan çocuklara çok küfrettik abi iyi etmedik biliriz ama küfrettik işte..
Çok şeymi istedik be abi çok şeymi.başımızın şefkatle okşanmasına,hayallerimizi verirdik abi.Sen hayal kurmanın ne demek olduğunu bilirmisin.uçurtma uçurdun mu sen hiç hayalinde abi,ipinin elinden kaçtığını düşündünmü.bankta yatmanın tadına vardınmı abi sen.tavsiye etmem abi kırılır gibi olur her yerin.azıcık uyursan şükredeceksin abi.sen saatlerce asılı kaldınmı bir kızın bakışlarında hiç aşık oldunmu abi.aşk nasıl bişiy bilirmisin abi.güller topladınmı aşık olduğun kıza.solgun güllerle sabahlara kadar sarılıp yattın mı.ben değilde bizim kenan bilir aşkın alfabesini.nene gerek dedik sen kim o kız kim oğlum dedik ''aşk dedi,öyle dinlemez denksizliği''bizim kenan şu bizim sefil kenan.Çok sonradan anladık anlamı nedir bu güllerin,çok sonradan.ciklet çaldınmı abi sen bakkaldan.hiç sövdülermi hiç görmediğin anana babana,küfretmek kötü bişiy dimi abi.
Sahi abi sen sokak lambası kırdınmı,sonra aynı sokak lambasının altında uyudunmu abi.yıldızlar nasıl kayar geceleri bilirmisin,aydede gülümsedi mi sana da bir gecede.abi bir tıkım ekmeği beşe böldünmü sen,hak hukuk çerçevesinde.
Abi ne çok istedik biliyormusun bir polise suçüstü yakalanmayı,nezarette sıcacık kalmayı,dayağa razı olacaksın abi,sabah yine sokakla baş başa kalacaksın. ciğerlerinin dolusu küfredeceksin caddelere.abi burada herkezin bir mekanı vardır,kimse kimsenin sokağına girmez,kimse kimsenin ekmeğini yemez abi.sokağın da bir raconu var,hiç kimsenın karısına kızına laf atılmaz bizde,başımız önümüzde gezeriz bir kız görünce...boyundan büyük laflar eder abi bizim çocuklar.
ben hiç aşık olmadım abi kız benim neyime,sevgi benim neyime be abi.
Parkta yatmıyoruz artık annesinin elinden tutmuş gezen çocuklar yaş bırakmadı gözlerimizde,kuruduk abi hayallerimiz kurudu.tenimiz kurudu.kapalı mekanlarda sigara içmek yasak diyorlar ya abi biz buna hiç uymadık!hiç kapalı bir mekanda kalmadık çünkü.iş istedik çalışalım dedik,iş veren olmadı.elimizden tutanda olmadı abi.çalışırdık,it gibi çalışırdık.Ev bile tutardık abi.Balkonu olan.balkonunda begonyoları olan.hayatı yaşayarak öğrendik abi biz.tinerde bulduk teselliyi. istermiydik bu hale gelmek?bizmiyiz kendimizi kurban eden yoksa şu umursamaz milletmi abi.
Ben üstü cilalı ayakkabı giymedim hiç,gözümde yok abi.kışın mantom olmadı benim,kara meydan okuduk yağ tenekelerine yaktığımız ateşle.al bizi abi kurtar bu hayattan kulun köpeğin olalım kurtar bizi.en azından mehmeti kurtar daha on iki yaşında ciğerlerinden ses geliyor Allah aşkına abi kurtar,mehmeti olsun kurtar biz alıştık biz battık bari o batmasın o yok olmasın çöplerin arasında.
Ne olur kurtar onu.
Allahını seversen kurtar abi.

04 Ağustos 2008 Pazartesi

ÖMER YUSUF CAN /SADECE BİRAZ HUZUR


Elleri ceplerinde iki büklüm yürüyor du.ihtiyarladı fakat ihtiyar olmayacak kadar da dinçti,iki büklüm oluşu soğuğun merhametsizliğine denk gelişindendi.paltosunun yakalarını kaldırmış başını gömmüştü adeta,şehrin en kalabalık caddesinden (muhtemel ki bu saatlerde bu ufacık kasabada az memur olmasından ötürü pek kalabalık değildi)yürüyordu rüzgara doğru...
devamı

10 Haziran 2008 Salı

ALTINI ÇİZİP ÜSTÜNDE DURDUĞUM KİTAP NOTLARIM-2-MÜSLÜMANCA YAŞAMAK/ RASİM ÖZDENÖREN


İnsanların ihtilaflarını bir kenara iterek bir takım ortak temellerde bir araya gelmeleri istenebilir ve özlenir bir durum gibi görünse de bu durum birleşmenin karar veren ayrı dünya görüşüne sahip kümeler bakımından sahte bir biraraya gelme yi ifade etmekten geri durmaz.(9)

-Asgari müştereklerde birleşmek isteyenler aslında bir mesafe almak için değil,ihtilaflarını ‘’şimdilik’’dondurmak hususunda karar sahibidirler....(9)

MASKE / RASİM ÖZDENÖREN

Maskler takmışlardı. maske taktıklarını gizlemiyorlardı. kimilerinin yüzünde taktığı maske iğreti duruyordu.kimilerinin yüzündeki çocukların oyun oynarlarken ya da birbirlerini korkutmak için kullandıkları maskelere benziyordu.besbelli,kendini gizlemek için takılmış maskelerden değildi bunlar.genede maskeydiler ve önüne geçirdikleri yüzü gizliyorlardı.kimileri korkunç görüntü versin diye özenilmişti.kimileri çirkin bir görüntüyü yansıtmak istiyordu.erosça olanlar da bulunuyordu aralarında... devamı

22 Mart 2008 Cumartesi

ÖMER YUSUF CAN/GECE GELEN


Dün gece bir düş gördüm
Düştüm sonra
sonra
Kanamadı saçım başım
Hayra yoracak adam aradım köşe bucak
düş ki
düştüğün yerde kalmaz
Terletir bazen yanıbaşlarımı
Bir kovalamaca
Ağlama/adamda sonra
yakaladığım yerde
Sordum neden
Günahlarından
Senin olan
Hepsi olan
Oracıkta/bir adım ötesi ne bir adım gerisi
Oracıkta
İnilti gözyaşlarına kadar
Uyandım yoksa oracıkta
Kalakalacaktı yaşantım oracıkta
İçine sor birde
Olup biten işkenceleri
Bu şehirde
hayra yoran olmayacakmı düşleri..
doğrulduğunda yatağından
hiçbirşeyin
sahibi olmadığını anlayacaksın
o zaman başlayacak yaşamak denen sanrı.
Hiçbir güne sabahsız başlayacaksın.
Düştüğün yerde düşlerinle…
Yapayalnız.
(MART/2008)

23 Şubat 2008 Cumartesi

ÖMER YUSUF CAN /KALDIR BENİ YENİDEN YIKILMAK İSTİYORUM


Dört nala koşar gibi kaçıyorum içinden
Siniye bir dua koy yesin çocuklar,yosun gözlü çocuklar
Dertlerini ek,buda…yak yak gitsin anızla…
Fert ol, yüreğime dert ol istersen
Kaldır beni yeniden yıkılmak istiyorum
Kan dolsun istiyorum göz çanaklarım
Kaçmak kolay değil kendimden
Kesmek kolay değil koca bir kavağı
Hadi tenhalarına al götür boğ beni
Söv,sayma…döv sevme beni
Yıkıldıkça yapılası yok ortada
Menziline yanaşası gelmiyor ruhumun
Çocukları bekletme ağlamasınlar
Alışmasınlar değil, ağlamasınlar
Çemberin kıyısında dur ya da tam ortasında
Ya da bir kefenin tam kıyısında
Alışılageldik şiirleri şerle…
Beni bırak ben böyle iyiyim senle
Bir kartal sabahladı koynumda
Ayyuka çıkmış bir beladayım şimdi
Biz seninle aynı boşluğa bakıyorduk oysa
Heyhat güneş çekildi kararıyor topraklar
Yağmur dindi çekiliyor ırmaklar
Son kibriti ateşle bitsin bu hengameler
Zira fikir inceldi taşımıyor bedenler

ÖMER YUSUF CAN/Erken mi yoldayım ben mi geciktim yoksa ben mi geciktim*



Ustura gibi açılan ağzım kıpırtısız..sessizce çığlık attım bir şeyler söylemek istiyorum ya da çok şeyler..ama olmadı yapamadım…kırık bir testi gibiyim.günlerce içimde sakladığım suyu(esrarı) toprağa salıverdim..oysa bir tohum dahi olmayacak orada…işte çöl her şey sıkıntı (yazarı aklıma gelmedi)neye yaklaştıysam ondan uzaklaşıyorum.benler,bizler,hepler,hiçler..yanılgı,yanılgı, yanılgı…sirkelenip kalkmak istiyorum …koca bir kaktüs e kör düğümle bağlanmış gibi kıpırtısızım,kimsesizim…hep bir şeylere geç kaldım yada erkenciyim sanırım…yola çıkmalıyım…ama nasıl, nereye;mevzi yok,çarıklarım delik,yağmur başladı:sel olmazsa şayet rahmet sayacağım…sanki az ötede hep az ötede biri yada birileri beni bekliyor…Hızır mı yok canım sende…seraptır belki de….
Güneşin yakıcılığında uzun süre yoldaydım..
-gitmek istediğin yeri biliyorum tut eteğimden…
(ben bile bilemezken sen de nereden….)
-tut eteğimden seni yolda göreyim
(güvenmeli miyim acaba bunu düşünecek vakit yok sanırım acele kararlar almalıyım zira aceleci de yaratılmışım)
Bir köle gibi yapıştığım eteklerine…birden ben biz olduk nasıl anlamsızlaşırsa nasıl bir mum ve fitili gibiyiz gibiydik gibi mi yiz?)
Razı olmanın esrarı bu,gideceğin yeri bilmemek,eşkiyaya esir düşmek,susuz günlerce çalımsız çarıklarla yol almak mesala…şimdi bunları düşünmeli miyim?
-kimsin?
-sen!
-peki ben kimim?
-ben!
Bir müddet hayra yormak istedim tüm bu olanları…olmadı…
Nasılsa bilinmeze giderken birinin yada onun tabiriyle benim kaybedecek pek bir şeyimde yoktu…çölün orta yerinde bıraka da bilir beni…
-insan kendini koyup gitme meli…dedi.
Gölge,soluklanalım dedim.
-vakit yok güneş göçmek üzere.dedi.
Karanlığa boğulmak istemiyorsan güneşe ram olacaksın diye ekledi.
Tek kelimesiz yürüdük uzun bir zaman…
Bir kervan görüldü çok ötelerde adımlarımızı hızlandırdık…en arkalarda yer tuttuk kendimize…
-uykuya meyletme zira kalakalırız dedi ve gitti…

Nereye demeye kalmadı kalakaldım orada ortada…

Şimdi bu kervan nereye gider diye düşünmek bile geçmedi içimden…
Ya kervanın götürdüğü yere gitmeliyim ya da çölün kavurucu sıcağında pineklemeli miyim…ikincisi daha zor diye geçirdim içimden…yol aldık günlerce kimsenin farkında değildim…sessizce sinmiştim içlerine…kalmalı mıydım yoksa evimde. şimdilerde bunu düşünüyorum düşünecek çok şey ve çok zaman var…kendimi onlara nasıl tanıtmalıyım bunu dahi bilmiyorum…yol almak lazım yoksa kum fırtınaları arasında bi çare kalakalırım…artık her şey için çok geç yada bir şeyler için çok erken…

*cahit zarifoğlu

ÖMER YUSUF CAN/Hayır bu gün hiçbir kimseyi alkışlamıyorum*



Etini,tenini,gülmelerini,söylevlerini kısacası her şeyini terk ediyorum…bıktım…bıkmak bir usancın eş anlamlısı olsa gerek…çekip başımı içlerinden gitmek istiyorum…gidecek menzil yoksa da ötede…şimdi bunları düşünemem gidiyorum ya buna karar vermiş olmamda yeterli…içlerinden gidiyorum,masum yüzlü gözyaşların,çarıklarıma çamur oluyor toprakta.sana ağlama demek isterdim oysa şimdi bunu yapamam pek her seferinde göz yaşının arkasına sığınmayı bırak bu gün merhametimi aldırmıyorum…maskelerden,entrikalardan,ödünç alınmış gülüşlerden,sevimsiz çehrelerden çekip başımı gidiyorum…asılsız cümlelerden,kefilsiz sevgilerden,paraya eş değer cesetlerden ruhumu alıp gidiyorum..sorma nereye bilmediğimi dillendiremem…artık yalnızca yalnızlığımı alıp üstüme gidiyorum…gitmek bir morg havası(gitmek soğuk kelime)…aslında beni sizler sürdünüz içlerinizden gitmek için gelmedim çünkü…yoğun haber bültenleriniz ,katledilmiş benlikleriniz,rabbe kalkmayan ellerinizden kurtulmaya çalışıyorum..bırakın beni ben gidiyorum.alkışa boğduğunuz,onunla yorduğunuz parmaklarınız sizden şikayetçiler sanırım…tarih tanığım olmuyor üzülmüyorum da,tanrı tanığımdır…geride bıraktıklarını düşünürsen doğrulamazsın(sanırım Tarık tufandan kalan bir duyum)…içlerinizden gidiyorum içlerime dönerek beklide…gittiğin yeri bilmek yada bilmemek bazen çokta problem olmuyor…gittiğim yerin önemi yok gidiyorum ya…
(Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi ev meslek iş para geçim diyerek düşünün şimdi birde şehirlerde kasaba ve köylerde başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu(c.zarifoğlu)
Beklide bunu başarmalıyım gücümü ona yormalıyım…
Sizinle kalıp sizden biri olmayı istemiyorum…elvada

*cahit zarifoğlu

ÖMER YUSUF CAN/^^BİR BÜYÜK YALNIZLIĞIN ÖN HAZIRLIĞI^^



Pılını pırtını toplarsın…bavulunda kocaman bir yer ayırırsın yalnızlığa.oysa bavula gerek yoktur,o kendine bir yer bulmuştur çoktan…eksik kalan bir şeyler var sanırım yada her şey çok fazla…arkamdan el sallayanım olmadan()bu çok acı bir şey)inzivam için ayrılmış mekana yol alıyoruz…elektrik tesisatları,su boruları,kaplar kacaklar,halılar,koltuklar,her halde her şey tamam(mı?)…peki aşklar,özlemler,sıcak gülümsemeler,boş olsa da çoğu zaman sevdiğim muhabbetler onlar neredeler?sessizlikte bir ses işitiyorum…YOKLAR…kalbim /şükür ki yerinde duruyor) bu kelimeyi kaldıracak mecali yok..yalnızlık şubat ayı kadar soğuk…anlaşıldığımı sandığım ölçüde anlamsızlaşıyorum mudur ne? Ablacım(köyde evimin anahtarını isterken karşıma çıkan bayan)bu cümleleri ve özellikle şuan sarf etmek zorunda mıydın…bir telefon görüşmesi hocanın anahtarları nerede?karşıdan benim duymadığım fakat sonrasında tahmin edebileceğim bir ses…yalnız asılı olanlar mı…işte o an anladım tek başına kalakalmanın yalnızlıkla eş değer olduğunu…aman Allah ım çıldırmak üzereyim…ipte tek başına asılı olan anahtarla bu anlamı yüklemek zorunda mıydın…o an bir kadın gibi olduğum yere çökerek ağlamak istedim..boğazım yumru gibi oldu…yapamadım…bir ölüyü defneder gibiler,soğuk evimde bırakıp gittiler.sorgu meleklerini bekler gibiyim..soğuk odamda bir o kadar soğuk yatağımda soğuk vücudumun üzerine çekiyorum yalnızlığımı…işte çöl her şey sıkıntı bir şaire ait bu cümleler döküldü dudaklarımın arasından…yalnızlık varsa ki var yalnız olan birileri de olmak zorunda…ki ben şuan bu yalnızlığa talip olanlardan sadece biriyim…talip olmadım oysa zorunda bırakıldım…bir içgüveyi gibiyim yalnızlığın koynunda…yada ben abartıyorum,ne fark eder yalnızım ya gerisi önemli değil…hepsi bu bayım…